Likya Haber Gazetesi, Kalkan, Kaş Antalya Haberler
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

EN ÇOK OKUNANLAR

HABER ARA


Gelişmiş Arama

BU GÜNÜN MANŞETLERİ...

manşetler

SON DAKİKA HABERLERİ....

EKŞİ SÖZLÜK...






CANLI TV İZLE...

YAKINDA...

ÖZELLEŞTİRMELERE HAYIR!

ALEXA

Alexa Certified Traffic Ranking for www.likyahaber.net

SİTEYE GELENLER

free counters

ÇEVRİMİÇİ

GEÇEN HAFTANIN DİKKAT ÇEKEN OLAYLARI

Mehmet POLAT

11 Aralık 2012, 09:50

Mehmet POLAT

Birbiriyle ilişkisiz görünen ama bir arada düşünüldüklerinde nasıl bir hayat yaşadığımızı anlamayı kolaylaştıran bir dizi olaydan bahsedeceğim.
İlki, 30 Kasım’da İstanbul Samatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil tıp asistanı Doktor Melike Erdem, hastanenin altıncı katından atlayarak intihar etmesi. Öldüğünde elinde, hakkında SABİM 184 hattına yapılan şikâyetle ilgili savunma yazısı vardı. Bazı sağlık çalışanı örgütleri, olayın kamuoyuna duyurulması ve SABİM hattının kapatılması için protesto eylemleri yaptılar. Ama bir kısım sağlıkçılar ve HASYAD (Hasta Hakları ve Hasta Yakınları Derneği) hattın hasta yakınları için yararlı olduğunu ve kapatılmamasını istediler.
SABİM, “Sağlık Bakanlığı İletişim Merkezi” sözcüklerinin kısaltılışından oluşan, 1 Ocak 2004’te faaliyete geçen, 184 nolu ücretsiz telefon hattı. Yurttaşlar sağlık konusunda bilgi almanın yanı sıra sağlıkla ilgili her tür şikâyet ve önerileri için ücretsiz olarak hattı arayabiliyor. Sağlık hizmetiyle ilgili eleştiri ya da teşekkür mesajları, çalışanların performanslarının değerlendirmesinde kullanılıyor. Dolayısıyla 184 SABİM hattı, ödül ya da ceza alınmasında etkili oluyor. Bazı sağlık çalışanları buradan kaynaklı aksaklıklar nedeniyle hattın kapatılmasını istiyor. Son intihar olayını da bu açıdan değerlendiriyorlar.
Aksaklıklar, sağlık politikaları sonucu hastaların müşteri gibi görülmesi, sağlığın parayla ölçülür hale getirilmesi ve personelin aşırı çalıştırılmasından kaynaklanıyor. Sağlık çalışanları bunların giderilmesini istemekle haklıdır. Ama 184 hattının kapatılmasını istemeleri, bence yanlıştır. Ayrıntısına girmeden geçiyorum; toplumda en eşitsiz biçimde yaşanan ilişkilerden biri de, hasta ile sağlıkçılar arasındakidir. Eğer bu sırada hastaların hakları katı kurallarla korunmazsa, karşılaşabilecekleri bedensel, parasal ve ruhsal zararlarla başedemezler. Hastalarına hizmet için hayatını hiçe sayan sağlıkçılar olduğu gibi, hastanın hayatını hiçe sayan sağlıkçılar da var. Birincilere ne kadar minnet borçluysak, ikincilere karşı da o kadar savunmasız durumdayız. Bu yüzden 184 hattı, sakıncaları giderilmek kaydıyla kalmalıdır. Çalışanlar, konuyu hastalar açısından da ele almalıdır.
İkinci dikkat çekici olay, Türkiye’nin ilk nükleer atık çöplüğünün İzmir Gaziemir’de ortaya çıkmasıydı. Gazetelere göre Gaziemir’de 30 yıldır hurda akülerden söküp eriterek kurşun üretilen bir fabrika var. Yaklaşık 70 dönüm arazi üzerine kurulmuş olan fabrika iki yıldır terkedilmiş halde. Bilindiği üzere bir ağır metal olan kurşun, girdiği canlı organizmalardan yıllarca atılamıyor, zehirlenmelere ve hastalıklara yol açıyor.
 Türkiye Atom Enerjisi Kurumu 2007 yılında fabrikada inceleme yapıyor ve radyasyon saptıyor. İzmir ve Gaziemir’deki tüm yönetici makamları durumdan haberdar ediyor. Ardından çeşitli tarihlerde tekrarlanan denetimlerde daha çok radyasyon kaynağına rastlıyor. Yapılan araştırmalarda, bu maddelerin ancak nükleer santrallere ait atıklar olabileceği sonucuna varılıyor. Yani, yabancı bir ülkenin nükleer santral çöpleri gizlice İzmir Gaziemir’deki bu fabrikaya getirilmiş ve kurşun eritilen potalara atılarak ya da araziye gömülerek görünmez hale getirilmiş. Nihayet geçen hafta gömülü atıkları toprak kusuyor ve yöreden dumanlar çıkmaya başlıyor. Böylece olay medyaya yansıyor.
Televizyonlardan gördüğümüz, fabrika yerleşim alanlarının ortasında yer alıyor. Binlerce insanın yaşadığı bir yerde kurşun üretimine yıllar boyu nasıl izin veriliyor? Öte yandan burada radyasyon olduğu 5 yıl önce saptanmış, fabrikada yüzlerce ton zehirli atık olduğu biliniyor ve buna rağmen çalışmasına göz yumuluyor. Zehrin yıllar boyu yeraltı sularına ve kurşun buharının havaya karışmasına ses çıkarılmadığı gibi, alanın çevresine çit çekilmesi dahi düşünülmüyor.
Üçüncü dikkat çekici olay, İstanbul Şile açıklarında batan gemiye yardıma giden kurtarma botunun da batması ve gemi personeliyle birlikte toplam 11 kişinin kaybolması. Bu iki nedenden önemli. Son yıllarda özellikle İstanbul Boğazı ve Karadeniz’de hem deniz kazaları hem de kazalardaki can kayıplarının arttığı gözleniyor. Bu hemen kurtarma olanaklarının yeterli olup olmadığını akla getiriyor. Televizyonda görmesek, anlamayız; koca bir geminin yardımına, alüminyumdan yapılmış küçük bir kurtarma botuyla gidiliyor. Bot dalgaların önünde savruluyor ve mendireğe çarparak batıyor. İnsanlar kıyıya yakınken ve hatta biri kıyıdaki kayalara tutunduğu sırada dalgalara kapılıp ölüyor. Tüm bunlar, üç yanımız denizlerle çevrili olduğu halde denizden ne kadar uzak yaşadığımızı gösteriyor.
Konunun bir de iklimle ilgili yanı var. Yıllardır atmosferde biriken sanayi ve egzoz gazları yüzünden dünyadaki ortalama sıcaklığın arttığı ve kutuplarda buzların eridiği anlatılıyor. Buna kısaca “küresel ısınma” deniyor ve iklimi değiştirdiği belirtiliyor. Değişimin göstergelerinden biri de, kurak geçen uzun sürelerin ardından aşırı yağışların ve sert fırtınaların görülmesi. Bu nedenle son yıllarda hortumlar oluşuyor, seller ve şiddetli fırtınalar yaşanıyor. Dolayısıyla değişime ayak uydurarak arama kurtarma çalışmalarını güçlendirmek ve önlemleri arttırmak gerekiyor. Peki, bu yapılıyor mu? Görüldüğü üzere küresel ısınmadan önce durum nasılsa, yöne öyle devam ediliyor.
Dördüncü dikkat çeken konu, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin’in Türkiye’yi ziyaretiydi. Daha önce yapılması planlanan ziyaret bugüne ertelenmişti. Karşılıklı ticaret anlaşmaları imzalandı ve Rusya, Türkiye’yi Suriye konusunda üstü kapalı uyardı. Özellikle Türkiye’ye yerleştirilecek NATO savunma füzeleriyle ilgili rahatsızlığını dile getirdi ve bunun bölgesel yumuşamaya katkısı olmayacağını belirtti.
Ama medyamız bu durumu biraz farklı yorumladı ve sanki Türkiye ticari anlaşmalar yaparak Suriye konusunda Putin’i ikna etmeye çalışıyormuş gibi anlattı. Doğrusu bu biraz komikti. Evet, iki ülke yöneticileri arasında uzun yıllardır devam eden yakın ilişkiler vardı ama bunlar Türkiye’nin Rusya üzerinde baskı yapabileceği boyutta olmamıştı. Hele bugün için böyle bir durum söz konusu bile değildi. Nedenine gelince:
Rusya, Türkiye’nin Almanya’dan sonra en çok ticaret yaptığı ülke. 2012 yılı sonuna kadar toplam ticaret hacminin yaklaşık 35 milyar doları bulması bekleniyor. Bunun yaklaşık 20 milyar dolarlık bölümünü, Rusya’dan alınan doğal gaz bedeli oluşturuyor. Buna karşılık Türkiye 5 milyar dolarlık ihracat yapıyor. Ayrıca Türkiye gelecekteki enerji gereksinimini karşılamak için nükleer santral kurmaya çalışıyor. Bilindiği üzere bunlardan Mersin Akkuyu’dakini Rusya yapacak. Buradan da anlaşılacağı üzere, Türkiye enerji alanında başka alternatifi olmayacak biçimde Rusya’ya bağlanmış durumda ve baskı yapması olanaksız görünüyor.  Tersini düşünmek, yalnızca bir züğürt tesellisi oluşturuyor…
Son konu, yorumsuz: 5 Aralık, Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının yasal olarak kabul edilişinin 78. yıldönümü. Bugün itibariyle Ağrı Milletvekili Fatma Salman Kotan, eşinden şiddet gördüğü için koruma altına alındı ve yargı, eşinin 6 ay boyunca evden uzaklaştırılmasına karar verdi…

Bu haber 1941 defa okunmu?tur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
********FARKIN NE****************23 Şubat 2014

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

ANKET

sence; KALAMAR TAVA MI MEZE Mİ?






Tüm Anketler

GOOGLE TERCÜME



Copyright © 2005-2012 www.likyahaber.net Tüm hakları acaip bir şekilde saklanmıştır. Kopye eden fena olur!... demedi demeyin... editör-özer yılmaz/elk.mühendisi-yıldız teknik üniv. POSTA ADRESİMİZ; haber@likyahaber.net
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapy: MyDesign Haber Sistemi

elektronik sigara