Likya Haber Gazetesi, Kalkan, Kaş Antalya Haberler
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

EN ÇOK OKUNANLAR

HABER ARA


Gelişmiş Arama

BU GÜNÜN MANŞETLERİ...

manşetler

SON DAKİKA HABERLERİ....

EKŞİ SÖZLÜK...






CANLI TV İZLE...

YAKINDA...

ÖZELLEŞTİRMELERE HAYIR!

ALEXA

Alexa Certified Traffic Ranking for www.likyahaber.net

SİTEYE GELENLER

free counters

ÇEVRİMİÇİ

SEÇİM YAKLAŞIYOR MU, YOKSA UZAKLAŞIYOR MU?

Mehmet POLAT

23 Mayıs 2011, 10:11

Mehmet POLAT

 
Öncekiler gibi bunun da “tarihi bir seçim” olduğu söyleniyor. Sanki seçimi A partisi kazanırsa bir türlü, B partisi kazanırsa başka türlü bir tarih bizi bekliyormuş gibi konuşuluyor. Hangi parti ne kadar oy alırsa sonuç nasıl olur misali değerlendirmelerin sonu gelmiyor. Seçim sonrası en önemli konunun anayasa değişikliği olduğu anlatılıp duruyor. Neden? Çünkü ülkemizdeki Kürt sorunu yeni anayasayla bir çözüme kavuşacak diye… Peki, biz bunu istiyor muyuz ya da niye istiyoruz? Önce “biz” deyince ne anlaşılıyor ona bakmak lazım.
 
Bir yanda ev kadını, işçi, memur, emekli, işsiz, çiftçi, esnaf, öğrenci, anne, baba, çocuk olan çeşitli inanç ve kültürlerden bir BİZ var. Bu biz ya doğrudan çatışmanın içinde yer alarak ya da kurbanı olarak durmadan ölüyor, yaralanıyor, yerinden yurdundan oluyor. Böyle bir hayatı kim ister ki? Bu yüzden ister seçim sonrası isterse hemen şimdi, toplumun ezici çoğunluğu çatışmanın bitmesini istiyor. Uzun süre muhalefet partileri çatışmacı, iktidar partisi barışçı bir dil kullanırken muhalefetin oy kaybetmesine karşılık iktidarın oy arttırması bu yolla oldu. Ama şimdi baktığımızda, konuyla ilgili olarak iktidar ve muhalefetin rollerinin değiştiğini görüyoruz. Her iki muhalefet partisi de daha uzlaşmacı ve barışçı konuşurken iktidar tersini yapıyor. Ve roller değişse bile toplumun “çatışmayı bitirin” talebi değişmiyor. Öyleyse bu konunu seçimden önce de seçimden sonra da ve her parti için önemini koruyacak, toplumun işaret ettiği doğrultuda bir çözüm bulunacak.
 
Öte yanda anayasanın nasıl olacağı, ekonominin nasıl gideceği, hangi ülkeyle nasıl ilişki kurulacağı, darbe yapılıp yapılmayacağı gibi büyük çaptaki konulara karar veren bir BİZ daha var. Bu ikinci biz,  yukarıdaki sıradan insanlardan oluşan birinci bizin hayatına da biçim veriyor. Örneğin anayasa referandumu sırasında iktidar “evet” derken muhalefet “hayır” dedi. Ama muhalefetin “hayır” demesi anayasa değişikliği istemediği anlamına gelmiyor, yalnızca iktidarı yıpratarak 12 Haziran seçimlerine daha güçlü biçimde girmeyi amaçlıyordu. Nitekim referandum sırasında, genel seçimi kazandıkları anda anayasayı değiştireceklerini söylediler. Yani tüm partiler anayasanın değişmesi gerektiğini kabul ediyor. Öyleyse bu genel seçimin sonucu ne olursa olsun anayasa değişecek demektir. Diyebiliriz ki, en azından anayasa konusunda yaşanacak gelişmelerin ne olacağı aylar öncesinden belirlenmiştir. Dolayısıyla bu seçimin en azından bu konuda oynayabileceği tarihsel bir rol yoktur.
 
Başka bir konu ekonomiyle ilgilidir. Herkes seçimi kazanırsa yoksul yurttaşlara bir aylık bağlayacağını söylüyor. Bunun ötesinde işsizliği önlemek için söyledikleri bir şey yok. Resmi sayılar ne olursa olsun toplumun dörtte biri işsizken,  işsizliği ortadan kaldırmak için “yatırım yapacağız” gibi basit ifadeler yeterli olmaz. Çünkü işsizlik geçici değil yapısal, başka bir ifadeyle kalıcı bir sorundur. Bu yüzden önlenmesi için köklü değişiklikler yapmak gerekir. Ortada görünen belli başlı partiler de böyle değişiklikleri yapmak bir yana, söylemekten bile çok uzaktır. Doğal olarak konuyu yuvarlak ifadelerle geçiştirmektedirler. Daha fazlasını söylemeye kalkarlarsa komik duruma düşerler.
 
Oysa yakın zamana kadar seçimlerin gözde konularından biri IMF, Dünya Bankası benzeri yabancı sermaye kuruluşlarına karşı çıkmak olurdu. Durmadan toplumu sıkıntıya sokan politikalar izlenmesini isteyen bu tür kuruluşlarla yakın ilişki kurulmayacağını söylemek, politikacıların dillerinden düşürmediği bir konuydu. Bu seçimde hiç kimse böyle şeyler söylemiyor. Çünkü yabancı sermaye kuruluşlarının artık Türkiye’den talep edebileceği bir şey kalmadı. Bugüne dek ne istedilerse aldılar ve belli bir düzen kuruldu. Bunu şöyle örnekleyebiliriz:
 
Merkez Bankası özerk, yani hükümetten bağımsız olarak para piyasasıyla ilgili kararları dünyadaki değişmelere göre kendisi alabiliyor. Ülkemiz yabancı sermayenin kolayca yatırım yapacağı bir cennete benziyor. İşte görüyoruz; zehir kullanarak maden çıkartmak, akarsuları para kazanmak amacıyla alıp satmak, maden çıkarılacak diye dağlarımızı delik deşik etmek, istediğin yere turizm tesisi kurmak gibi faaliyetlerin önünde hiç bir engel yok. Oysa bu işlere yatırım yapan yabancı sermaye sahiplerinin ülkelerinde durum böyle mi? Sıkıysa bir nehre bir damla zehirli atık bıraksınlar, hemen çevreci kuruluşlar tepelerine üşüşür, çuvalla tazminat öderler. Kolaysa tarihi bir kentin üstüne otel kursunlar… Ama ülkemizde istediğin yere yatırım yaparsın ve kazancını ister İstanbul Borsasında, ister devlet tahvilinde, istersen yurtdışına çıkararak daha kârlı bir alanda değerlendirebilirsin. İşte bu yüzden küresel sermayenin bekçiliğini yapanlar ülkemiz hükümetlerine iki de bir “yabancı sermaye gelmesini istiyorsanız şu yasayı çıkarın, şu düzenlemeyi yapın” demiyor ve fazla dikkat çekmedikleri için siyasi partiler de bu bekçilerin adından bahsetme gereği duymuyor.
 
Bunun yanı sıra enerji, haberleşme, ulaşım gibi bir ülke ekonomisi açısından büyük önem taşıyan alanlar dâhil, kamu sektörünün hemen tümü özel sermayeye devredildi. Dolayısıyla IMF’nin “her şeyi özelleştirin, devlet ekonomiden çekilsin” demesine de gerek kalmadı. Ülkemiz ekonomisi tümüyle küresel piyasa ekonomisinin bir parçası haline geldiği için, iktidara gelebilecek büyüklükteki siyasi partilerin hiç birisi “Merkez Bankasını hükümete bağlayacağız, özelleştirilen kurumları tekrar kamuya kazandıracağız, planlı ekonomiye geçeceğiz,  ücretleri arttıracağız” vs. diyemez. Ne diyebilir, ancak ucundan kıyısından konuşarak önemsiz değişiklikler yapacağını söyleyebilir.
 
Dış politika konusunda söz sarf etmek bile gereksizdir. Türkiye’nin AB ve ABD ile ilişkilerini değiştirmek, barajın üstündeki hiçbir partinin gündeminde yer almıyor. Başbakan kim olursa olsun kendisine Afganistan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da biçilen rolü oynayacaktır. Bunu Arapça, Türkçe, İngilizce konuşarak oynaması arasında bir fark yoktur.
 
Özetle; bu seçimde de şimdiye dek seçilenler tekrar seçilecektir. Yürürlükteki ekonomi ve politika uygulamalarına karşı çıkmayı bir yana bırakalım; bunların yeterince hızlı ilerlemesine yardımcı olmayanların dahi başına bir kaset belası ya da sağlık sorunu çıkarılacaktır. Eskiden bu tür sorunlar uçak kazaları, suikastlar, terör ya da darbelerle çözülürdü. Şimdi bir haber çıkartılarak çözülüyor. Elbette bu haberler yalandır demiyorum. Ama doğru olsalar bile bir ülkenin ve halkın kaderini böyle haberler belirlemez, bu haberleri çıkaranlar belirler.
 
Tarihi birileri yapmaya çalışıyorken, bu imalattan zarar görenler de direnmeye devam ediyor. Tarih buna benzer sayısız çatışmanın bileşkesi olarak ortaya çıkıyor. Seçimlerin böyle bir süreçteki yeri pek bir önem taşımıyor.
 
 
 
 
 
 

Bu haber 2166 defa okunmu?tur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
********FARKIN NE****************23 Şubat 2014

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

ANKET

sence; KALAMAR TAVA MI MEZE Mİ?






Tüm Anketler

GOOGLE TERCÜME



Copyright © 2005-2012 www.likyahaber.net Tüm hakları acaip bir şekilde saklanmıştır. Kopye eden fena olur!... demedi demeyin... editör-özer yılmaz/elk.mühendisi-yıldız teknik üniv. POSTA ADRESİMİZ; haber@likyahaber.net
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapy: MyDesign Haber Sistemi

elektronik sigara